Eskiden Geçim Sıkıntısı Vardı, Varlık İçinde Yokluk Yaşanırdı

01.08.2019 - 9:09 | Son Güncelleme: 01.08.2019 16:29 |
Yorum Yap
Bu haftanın “Geçmişle Sohbet” köşesi konuğu, Eskil’in Bayramdüğün Köyü’nden Muzaffer Keskin emmi oldu. Daha önceden de bir sohbet gerçekleştirdiğimiz, Muzaffer Amcamızı, ikinci bir yazısı dizisinde tekrar misafir ettik. Şimdi sizleri bu sohbetle, baş başa bırakıyoruz.

Bu haftanın “Geçmişle Sohbet” köşesi konuğu, Eskil’in Bayramdüğün Köyü’nden Muzaffer Keskin emmi oldu. Daha önceden de bir sohbet gerçekleştirdiğimiz, Muzaffer Amcamızı, ikinci bir yazısı dizisinde tekrar misafir ettik. Şimdi sizleri bu sohbetle, baş başa bırakıyoruz.

Muzaffer Emmi, kendini tanıtır mısın bizi takip eden okurlarımıza?

Ben Bayramdüğün Köyü’nden Hacı Muzaffer Keskin. Burada sohbetime şöyle başlayacağım.

Sene 1940, ben çocukken yandım. Kadınlar o zaman toplanır, tarhana yapardı. Kaynar suyu helkeye doldurmuşlar, bu helkenin içerisine düştüm. Belden aşağım yandı. O zaman ne para var, ne ilaç var, ne nakliyat var.

Peder rahmetliğin iki öküzü var. onu kağnıya koştu. Beni kağnıya bindirdi. Yürüdük buradan, ne Konya’nın ucu gelir, ne de bucağı. Git Allah git, git Allah git. Gelelim paraya: şu gördüğün minderin içindekine içirik derlerdi. Minderin içini söktüler, oradan biraz içirik çıkarıp, çuvalın içine koydular. O da harçlığımız. İlk horazda çıktık, ertesi gün sabaha vardık. Gecede gidiyor rahmetlik, gündüzde gidiyor. Konya’ya gittik, onu evvela bir sattık. Para ederdi, hikmeti, ilahı.

Konya’ya vardıktan sonra, bir yağ getirdi. O zaman uzunca bir göynek giyerdik, göynek benim vücuduma yapıştı. Beni yağladı iyice, yağlayınca ben uyuyakalmışım. Yaralar yumuşayınca, göynek kendiliğinden kalktı, dünyalar benim oldu. Oradan iki ekmek, topak topak şeker olurdu; iki de şeker almış rahmetlik geldi.  Kağnımızı koştuk, gerisin geriye bir buçuk günde buraya geldik.

Hem durum bu, hem de bir geçim sıkıntısının imkanları vardı. şu minderin içinden içirik alıp da satılırdı.

Neyse burada 8 – 10 sene harman olmaz, buradan Eskil’e göçerler kağnıynan. Yine gidiyoruz. Bir evin eşyasını kağnı, toplar toparlar götürür giderdi. Yatağında kağnıda, gazında kağnıda, minderinde kağnıda; hepsi kağnıdaydı.

Eskil’de bir evin olurdu, ona yerleşirdin. Ne olacak ya, tuza gidilecek. Tuz çalınacak. Tuzun başında, kolcular olurdu. Cenab-ı Allah bir rızık verecek ya, tuz para ediyor Emin’im. Tuzu yiyen kim? Adam her günde 20 kilo, 30 kilo tuz getirirdi.

Adamın birisi oradan sürekli tuz alıp getirirmiş. Burada da Karapınarlılara sayarmış. Bir gün müşteri geldiğinde tuzu tartmış. Bakmış 200 kilo geleceğine 180 kilo gelmiş. Sormuş karısına, “hanım nereye gitti bu tuz?” diye.

Kadın gelene gidene bir avuç verirmiş, bunu söylemiş kocasına. “İyi hanım demiş adam, bu akşam sende gel benimle tuz almaya” demiş kocası. Neyse bunlar akşam gitmişler, şimdiki gibi değil. Eskil’le tuzun arası hep bataklık, su, çamur. Bunlar gündüzden gitmiş, bir tepenin ardına saklanmışlar, akşam olacak kolcular gidecek, tuz çalacaklar.

Tuzu alıp gelmişler, yine komşular kadına tuza gelmiş. “Valla kendimikinden veremem, herifinkine de kıyamam” demiş.

O zaman mesele geçim. Eskiden Murat emmi diye birisi vardı, babamın emsali. Onun babasının tek devesi varmış. Eskil’den Konya’ya gidiyorlar. Minderlerin içini boşaltmışlar, içiriğini deveye yüklemişler.

Oradan ya un alıyorlar ya da buğday. Eğer buğday alıyorlarsa, Eşmekaya’da 3 değirmen vardı, orada üğüdürlerdi. Bu geçim sıkıntısı işte.

Bizim bu darlık yaşamı 10 sene sürüyor, ondan sonra çobanlık başlıyor. 50 – 100 – 200 koyunu olan ağalar var. Babam, onları güderek bizleri bu günlere getirdi.

Burada 3 atı ver pederin, çit süreriz. Ayağıma çarığı giyerim, öğleye kadar çalışırım. Yanımda da 3 tane, 20 litrelik su dolu bidon olur. Her at bir bidon su içerdi. Öğlen saat bir dedi mi onların suyunu verirdim.

Bu saate kadar da çarık ayağı sıkardı iyice. Bende atlar suyunu içip, yemlerini yerken, çarığımı çıkarır toprağa gömerdim. Bir saat toprağın içerisinde dururdu. İbalı toprak olduğu için, çarıklar yumuşardı. Sonra topraktan çıkarır, tekrar giyerdim, onunla akşama kadar giderdi.

Çayıra giderdik, harman öncesi, babamdan bir beş lira isterdim. Bunu da önce anneme derdik, babaya diyemezdik. Babam 5 lirayı vermezdi. Çayıra vardık mı? Çerçi gelirken ben atları alır, bir kilometre uzaklaşır, çerçinin gitmesini beklerdim. Çerçi fındık, fıstık, lokum satardı. Eğlenirdi o zaman koca koca adamlar.

24 ay askerlik yaptım, 1 ay iznim vardı; hayatımda babama harçlık diye mektup yazmadım. Niye yazmadım, parası yok. Kendim çavuştum, 12 buçuk lira maaş alırdım; o 12 buçuk lirayla askerliği bitirdim.

Evlendik, bir odada babam olur, bir odada ben olurum. Arkada bir aşevi var, iki odanın arasında da 4 kız, iki oğlan, birde ninem var o yatır. Şimdi ben burada 11 sene yaşadım, hayat mı dersen, ben saymam. Şurada bir yarım desti var, ekmeklik; sıcak su. Hepsi o. Burada yatanların arasından gidip, o suyu getirip banyo olmak merasime tabi.

Zaman geldi, kapımızı kapattık ekmek yemedik. Daha sonraları 1997’de tarımsal sulamaya girdik; elin birisi de biz olduk. Hayat böyle geldi, geçti. Şimdi bir hanım, bir ben, 4’te tavuk böyle kaldık.

Peki emmi, bu kadar acı tatlı günler yaşamışın. Sence hayat nedir?

Hayat bir okul, okumasını bilene. İnsanların içini tanıtıyor sana. Mesela şu köyde, kim ne, içi ne bilirim. Bir insan doğru olacak, hukuka taciz etmeyeceksin, verdiğin sözü tutacaksın. Eğilirsin ama yıkılmazsın.

Mesela bir adam an sürüyor, yol sürüyor; bir bakıyorsun sonu olmuyor. Sonu kesinlikle olmaz, 10 sene de geçse, 20 sene de geçse; o bir şekilde çıkıyor.

 

 

 

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Google Plus'da Paylaş

YORUM YAZIN