Bir Avuç Çayı, Bir Yıl Kurutup, Tekrar Demlediğimi Bilirim

22.11.2018 - 10:17 | Son Güncelleme: 22.11.2018 12:30 |
Yorum Yap
Bu haftanın “Geçmişle Sohbet” köşesinin konuğu, Böğet Köyü’nden Kemal Gültekin oldu. Geçmiş yıllarda, yaşanan zorluklar ve görülen güzel arkadaşlıklar ve komşuluklar üzerine gerçekleştirdiğimiz bu sohbetle karşınızdayız.
Bir Avuç Çayı, Bir Yıl Kurutup, Tekrar Demlediğimi Bilirim

Bu haftanın “Geçmişle Sohbet” köşesinin konuğu, Böğet Köyü’nden Kemal Gültekin oldu. Geçmiş yıllarda, yaşanan zorluklar ve görülen güzel arkadaşlıklar ve komşuluklar üzerine gerçekleştirdiğimiz bu sohbetle karşınızdayız.

Kemal Emmi, öncelikle sizi bir tanıyalım.

Ben 1943 doğumluyum, sen hesapla işte; 75 ediyor herhalde. Ömrüm yoksullukla, çoban çiftçi durmakla geçti. Babam, bir atanın bir evladı; o yüzden ne halam var ne de amcam. Benim de bacım yok, babamın 4 erkek çocuğundan birisiyim. Aslına bakarsan, dedem çok zengin adammış fakat evde bakacak kadın kız yok diye, ninem öldükten sonra ne var ne yok satmış. O yüzden biz küçükken çok sefillik çektik.

Ta buradan Aksaray’a yayan giderdik. Konya’ya öküz gaynısıyla, at arabasıyla gider gelirdik. Artık kaç günde gider gelirsen. O zaman yollar şimdiki gibi de değil tabii ki. Çamur yol, arabayı yıkarsın çamurunu temizlersin bir daha sürersin. Biz çocukken çok yoksulduk. Ben 200 liraya, 5 ay koyun güttüm. Şimdi bir sakız parsı değil ama o zaman öyleydi.

Bugün insanların artık her şeyi rutine girmiş. Esnaf olan, sabah dükkânını açıyor işine gücüne başlıyor. Çiftçi olan yine eskisi gibi tarlasını tapanını takip ediyor. Eski insanların günlük rutini nasıldı. Ne yapar, ne ederdi?

Eskiden insanların tarla tapan, iş güç haricinde yaptığı şeyler zamanını bir arada geçirmekti. Mesela şu evde toplanırdık, kavurma yapılır yenirdi. Tarhana yapılır yenirdi. Cücüğün içine pekmez katılır yenirdi. Ne bileyim işte, insanlar yine çalışırdı hatta şimdikinden daha fazla çalışırdı ama çalışırken de, dinlenirken de her şeyi bir arada yapardı. O zaman meyve sebze yoktu, çay hiç yoktu.  

Ben 15’li yaşlarda İsmet Gür’gilin nenesine bakmak için görevlendirilmiştim. Yemeğini getirirdim, yatağını yapardım, temizliğini yapardım. Hayatımda ilk çayla o zaman tanıştım. Bir misafir gelmişti eve, onlara çay servis edilmişti. O ikramdan artan gömük gibi bir çay vardı son bardak. İlk çayım oydu. Ondan sonra askere kadar bir daha çay görmedim. Eskiden böyle bolluk falan yoktu. İnsanlar bir şey alamazdı.

Her gittiğimiz büyüğümüze soruyoruz, özellikle o geçmiş yıllardaki saygıyı sevgiyi gelecek nesillere anlatmak için Kemal Emmi. Eski dönemlerde büyük, küçük arasındaki saygı sevgi nasıldı?

Eskiden köy evleri olurdu, insanlar akşamları oralarda toplanırdı. Köy evlerinde, biz büyüklerin yanında oturamazdık, konuşamazdık.  Şuradan bir büyük geçse, biz yanından geçip gidemezdik ama şimdi senin dediğin gibi oğlan babasının yanında içki, sigara içiyor. Ayaklarını uzatıp yatıyor. Bizim zamanımızda böyle bir şey ne mümkündü.

Bak benim 11 çocuğum var, daha gardaşımın, babamın, annemin yanında bir tanesini tutup da öpmüş, sevmiş bir kul değilim. Büyüğümün yanımda, çocuğum demiş değilim; hanımım avradım demiş değilim. Bu kadar saygımız vardı. Aha benim şu hanım, kayını öldü gitti yanında daha yemek yemedi. Kaynatası öldü gitti, daha yanında yemek yemedi. Dışarda, mutfakta yemek yerdi.

O nedendi amca, neden büyüklerin yanında baba kendi çocuğunu sevmezdi; öyle davranırdı. Babasının yanında oğlan çocuğunu sevse ne olurdu ki?

Ne bileyim, öyleydi. Bu saygı, sevgi göstergesiydi. Bu büyüğe bir saygısızlık gibi görülürdü. Sen mesela, babanın yanında, annenin yanında, abinin yanında çocuk sevdin mi; büyükler bağırıverirdi. “Kalk cehennem ol, sıpanı dışarıda sev ya da akşam sev. Terbiyesiz, çocuğun kıtlığını mı çektin” derlerdi.

Akşam köy evlerinde toplanırdık dedin ya Kemal Emmi. O köy evlerinde neler konuşulurdu?

O gün ne olmuş, ne olmamış. Geçmişte neler yaşanmış, yarın ne yapılacak onlar konuşulurdu. Veya birinin ihtiyacımı var, durumu iyi olan birisine denirdi yardımcı ol diye; o da olurdu. Ya da bir çocuk mesela evlenme çağına gelmiş, kimsesi yok. Ona kız bulunur, düğünü yapılır evine ne alınacaksa o alınırdı. Evi de yoksa boşta kalan ev var mı diye bakılırdı. Eğer varsa, gider o eve otururdu eğer yoksa köylü toplanır kimi çamur karar kimi kerpiç keser,  kimisi ağacını alır, kimisi kapısını penceresini yapar; evi bitirir o oğlana verirlerdi. İnsanlar birbirine yardım eder, hiçbir karşılık beklemezdi.

Eski dönemlerde yukarıda da dedim de çok büyük bir yokluk varmış Kemal Emmi. Neleri bulamazdınız, ne yer ne içerdiniz?

Nevşehir’den harmandan harmana domates, üzüm falan gelirdi. Bunları buğday verip alabilirsek ne ala. O da alabildiğimiz bir kilo domates yılda. Ben yabanda koyun güderken, bir domatesi yarıya bölüp yiyip, kalanını da evdekiler yesin diye eve getirdiğimi biliyorum. Böyle bir yokluk içindeydik. Buralar o zamanlar denizdi ama nedense ne domates, ne biber, ne patates hiçbir şey ekmezmişiz.

Dedim ya, ben ilk çayı 15 yaşımda içtim; ondan sonra da askere gidene kadar da çay görmedim. Ben askerden geldikten sonra bir 750 gram çayla bir yıl çay içtiğimi biliyorum. Nasıl içerdin emmi, acaba yalan mı anlatıyorsun diyeceksin ama şöyle içerdik. Çayı demler, içer sonra içindeki kalan çayı kurutur yine demlerdim. Yoktu o zamanla çay falan. Bulduğumuzu böyle idareli kullanırdık. O kurup içtiğimiz çayında yarısı küldü ama içerdik o şekilde.

O zamanlar hiç doktur bilmezdik. Yaşlımız hastamız bağıra bağıra ölürdü. İki tane atlı sıhhiyeci vardı; birinin adı Bekir, diğerinin adı Celal, bunlar millete atla sarı sıtma hapı dağıtırdı. Bizim burada o zaman kavak çoktu, millet kavakların altında hasta baygın yatırdı. Ağzının etrafında ölmüş gibi sinekler dolaşırdı. İğne yok, ilaç yok, doktor yok; bir tek o sıtma hapı vardı.

Benim hanım vefat ettiğinde ne Eskil’de, ne Eşmekaya’da ne Aksaray’da ne de Sultanhanı’nda araba yoktu. Bir Ziya Emmi vardı, “gidelim Aksaray’a bir tane kişi de var” dedi. Adama gittik, adam “araba Ankara’da ne zaman gelir bilmem” dedi. O zaman tabii böyle cep telefonu falan da yoktu. Bir yerden ulaştı arabayı sürene, “yarın değil ondan sonraki gün gelirim” dedi. Buradan öküz kağnıyla bizim hanımı, Aksaray’a götürdük. Ankara’dan araba geldi, onla Ankara’ya gitti. Orada da bir gece yattı öldü. Ben hasta karımın yanında bile gidememiştim. Cenazesini getirtemedim, nasıl getirteceksin. Canlı hastayı götürmek için bir hafta araba aradık, cenaze için ömrü billah bulamazdık.

O zaman hatta burada belediyenin damperli bir kamyonu vardı. Reisten istedik, o verdi azaları razı olmadı. Reiste o zaman Gazi Mutlu’ydu. Azalardan onay çıkmadığı için biz arabayı alamamıştık.

O zamanlar şimdi ki gibi soba falanda yoktu; bir ocak olurdu evde. O ocağa kerme (hayvan pisliğinden yapılan bir yakacak türü) atılır yakılırdı. Ev halkı şöyle döner, ellerini ayaklarını ısıtır; ısıtanda kenara çekilir diğeri ellerini ayaklarını kızdırırdı.

Kemal Emmi, bir de Böğet’le ilgili bir soru soralım. Böğet’in eski fotoğraflarından biliyorum ben, burası su kaynıyormuş. O yıllar nasıldı?

Eskiden bu benim evin olduğu yerde yarım metre su olurdu, buralar sazlıktı; iki üç metre uzunluğunda kamışlar vardı. Eşmekaya’yla Böğet arası tüm suydu. Aklına gelebilecek her türlü kuş, hayvan vardı burada. Canavarlar, tilkiler, tavşanlar buradan sürüyle geçerdi.

Biz bir çengelin içine taktığımız kurtlarla balık avlardık, çok da lezzetli balıkları vardı buranın. Ekinleri sulama döneminde, çim kaldırırdık tüm köy toplanıp; suyun önünü kapatır, üç tane ark vardı, arklara su verir tarlaları sulardık.

Sonradan su falan kalmadı ama buralar denizdi eskiden.

Geçmişten bugüne aydınlanma nasıl gelişti Kemal Emmi?

En eskiden Bezir vardı, bezirin yağı çıkarılır yakılırdı; çok dumanı olurdu. Ondan sonra gaz lambası çıktı. O zaman tabii öyle bol değil; Eşmekayalı Tefik derler; o sözüm yabana hayvanla ta Sultanhanı’ndan gaz getirirdi. Burada birer litre herkese verilirdi. Ondan sonra fener çıktı, feneri şöyle odaya asan o aydınlatırdı. Ondan sonra löküs çıktı, o yandı. Ondan sonra da bunlar geldi.

Kemal Emmi, son olarak eskilerden bir anını anlat. Mesela ağayla, biriyle uğraşmışsındır. Bunun gibi güzel bir anını anlat; sohbeti bitirelim.

Ben koyun güderdim ama sabaha kadar yayardım. Çünkü 400 baş varsa, 800 gözü var; bunlarda canlı der, işimi düzgün yapardım. O yüzden başkasının aylığı iki bin liraysa, benim ki 3 bin liraydı. Ağalar beni tutmak için uğraşırdı ama benim bir kuralım vardı. Ağa kim olursa olsun, koyunun içine benden izinsiz giremezdi. Adamın malı ama ben izin vermezdim. Çünkü o koyun yabandan geldi mi, dinlenecek uyuyacak. Eğer ağa gelir, yatan koyunu uyandırırsa o uyuyamaz, uyuyamayan koyunda iyi yayılmazdı.

Şıh Mehmmet diye bir ağaya koyun güderdim. Ağa, ekin makinesiyle kendi ekin biçerdi. Bir gün ben koyunu suladım, yatırdım; gelmiş koyunu ayaklandırmış. Yanına vardım, “ne yapan Hacı Emmi” dedim. Adam mal sahibi, “koyuna bakıyorum Kemal” dedi “iyisine, hastasına sağına.” Bende “Hacı emmi, kusura bakma, bugün bir girdin, eğer bir daha yaparsan değneği vurdum mu düşürürüm” dedim. “Niye” dedi, “şimdi, koyun burada uyumazsa, yabanda yayılmaz. Ama ben bir iki saat sonra bastım mı ya gelir bakan” dedim.

Kemal Emmi, çok güzel bir sohbet yaptık. Allah sana, hayırlı uzun ömürler versin. Allah razı olsun.

 

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Google Plus'da Paylaş

YORUM YAZIN